Balkanlaşma Süreci ve Türkler

Balkanlaşma Süreci ve Türkler

Çatışma ve Savaş, Etnisite

Balkanlaşma Süreci ve Türkler” analizi Avrupa’nın Güney Doğusunda yüz yıldır devam eden parçalanmalar ve çatışmaları merkeze alarak burada kalan Türk kimliğinin durumunu inceler. Analiz Öztürk tarafından kaleme alınan, “Balkanlar’da Türk Kimliğinin Bakiyesi Kuzey Makedonya ve Kosova Kuzey Makedonya ve Kosova” [1] adlı Dr. tezinden türetilmiş bir kitabı merkeze alır.

Balkan Türkleri Osmanlı Devleti’nin ve ardından Yugoslavya’nın balkanlaşmasından sonra nüfus ve nüfuz bakımından azınlığa dönüşmüş bir milletin mensupları haline gelmişlerdir. Kitapta Kuzey Makedonya ve Kosova Türklerinin azınlık olarak yaşadıkları ülkelerdeki diğer millî-dinî unsurlar ile kurdukları sosyal ve kültürel münasebetler üzerinde durulmaktadır. Araştırma bünyesinde teorik düzeyde ele alınan kimlik ve kültürleşme kuramlarıyla birlikte “balkanlaşma” kavramı da sosyolojik bir bakış açısıyla sosyal mesafe bağlamında ele alınmaktadır.

Yapılan saha araştırmasında Kuzey Makedonya ve Kosova Türklerine Türk kimlik ve kültürüne ilişkin bazı sorular yöneltilmiştir. Nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik yöntemle desenlenen çalışmada katılımcıların kültürleşme yönelimlerinin yanı sıra kimlik algılamaları millî, dinî, etnik ve kültürel kimlikler bağlamında “katılımcıların dünyasından” anlaşılmaya çalışılmıştır. Katılımcıların Türk kimlik ve kültürünü sürdürme ve koruma mücadeleleriyle birlikte vatan algıları ve Türkiye’nin Kuzey Makedonya ve Kosova Türklerine ilişkin politikalarına dair görüşleri de çalışma kapsamına dâhil edilmiştir

Balkanlarda Türkler

Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki hâkimiyetini kaybetmesinin üzerinden bir asrı aşan uzun bir zaman geçmiştir. Bu zaman dilimi içerisinde Kosova ve Kuzey Makedonya Türkleri farklı devlet düzenleri ve yönetim biçimleri tarafından belirlenen var oluş koşullarına tabi olarak günümüze değin kimliklerini korumayı başarabilmişlerdir.

Bölgede yaşanmış olan coğrafi ve siyasi parçalanmışlığı ifade bağlamında ‘balkanlaşma’ların ardından yüzbinlerce Türk ve Müslüman unsurun katledilmesine ve göç etmesine sebep olan etnik-dinî çatışmalar yaşanmıştır. Aradan geçen bu uzun zamana rağmen eski Yugoslavya toprakları bugün bile bazı sorunları çözüme kavuşmamış olan devletleri bünyesinde barındırmaktadır.

Kimliğin parçalanması bakımından ise asimilasyona yönlendiren uygulamalarla birlikte Türk-fobik bir tarih yazımının gölgesinde Türk kimliğinden uzaklaşma ve Türklüğe yabancılaşma şeklinde tezahür eden bir balkanlaşma yaşanmıştır. Türk kimliği hâkim milletin kimliği olduğu dönemde, hatta 30-40 yıl öncesine kadar bile bazı Müslüman unsurlar arasında “Elhamdülillah Türk’üm” şeklinde ifadesini bulmuştur. Balkanlarda teşekkül etmiş olan bu kimlik tanımlamasını bir katılımcının ifadesiyle Türkçe konuşmasa bile “Türkçe düşünen Türktür” sözüyle izah etmek mümkündür.

Günümüzde bu kimlik algılamasının sönükleşmesinde müessir olan Türk-fobik söylem ve sürekli “Burada Türk yok. Sen nereden Türk oluyorsun?” şeklinde tekrarlanan inkâr dili şöven milliyetçiliğin gölgesinde üretilen tarih yazımıyla sürdürülmektedir. Bu tarih yazımı, geçmişte Türklerin bölgedeki unsurları zorla Müslüman yaptığı ve gelişmişlik bakımından bölgedeki ülkelerin geri kalmalarına sebep olduğu söylemlerini işlemeye devam etmektedir.

Sürekli tekrarlanan “Nerden Türk’sün? Türk mü kaldı ki? Osmanlı’dan sonra Türk yok” gibi inkâr düzeyinde dile getirilen ve asimilasyonu talep eden söylemler gruplar arası sosyal mesafeyi olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Çok garip bir şekilde Kuzey Makedonya ve Kosova’da Türkler ve Arnavutlar sosyal mesafenin en yakın münasebet şekli olan evlilik müessesesinde oldukça yakın bir ilişki içerisinde olmalarına rağmen, Türkler kimliklerine dönük inkâr düzeyine varan söylemleri ve muameleleri Makedonlardan ve Sırplardan değil aksine aynı dinî kimlikle; ümmet bağıyla bağlı oldukları Arnavutlardan gördüklerini dile getirmektedirler.

Sosyal Mesafe ve Türk Kimliği

Bir yandan arkadaşlık, komşuluk ve aynı dinî mensubiyet sayesinde kurulan ilişkiler, aile-akrabalık bağlarıyla sürdürülürken diğer taraftan da tarih yazımıyla ötekileştirilen Kosova-Kuzey Makedonya Türkleri ümmet planında bir balkanlaşmanın geçmişte de günümüzde de süregeldiğini ifade etmektedirler. Bu durum sosyal mesafenin ötekileştirilenleri ülke sınırlarının dışında tutmak şeklinde gerçekleşen en uzak boyutu şeklinde ortaya çıkmasa bile hasmane duyguları beslemekte ve bir şekilde gündelik hayattaki ilişkileri etkileyebilmektedir.

Balkanlarda 1990’dan 2015’e etnik kimlik değişimi

Bu durumda kimliği inkâr edilen bir milletin mensupları ise kimliklerine daha “tutucu” bir biçimde bağlanmaktadır. Zira bu şartlar içerisinde kimlik bir “kalkana” dönüşmektedir. Kosova-Kuzey Makedonya Türkleri, Türk olmaktan gurur duyduklarını ve Türkiye Türklerinden daha milliyetçi olduklarını ısrarla vurgulamaktadır. Kısacası kimliği inkâr edilen bireylerin kimliklerini koruma hususunda ne kadar hassas hale geldiklerine şahit olunmaktadır.

Bu inkârın çok aşırı düzeylerde aile içerisinde sistematik ve bilinçli bir baskı haline dönüşmesi sonucunda ise aile kurumunun kutsal olduğu Kosova Türkleri arasında da kimliğin ne derecede yıkıcı hale gelebildiğini bir katılımcı kendi tecrübesiyle açıklamıştır. Katılımcı kendisini Türk olarak kabul edip severek evlenmesine rağmen kocasının şövenleşen milliyetçi duygularını tarihsel süreç içerisinde şu şekilde özetlemiştir:

“1981’den sonra evlerde Arnavutça kimliği başladı. 1980’lerden sonra misyonerler geldi. Katolikler onları hem dinî hem de millî kimlik açısından dönüştürmek istediler. İskender Beyi, Nene Teresa’yı millî kahraman olarak ve Katolik kimliğiyle empoze ettiler. Bizzat ben eşimden baskı gördüm. Türkçe konuşamazdım, ninniyi Türkçe söyleyemezdim. Kızıma kızım diyemezdim. Bu nedenle ayrıldık. Çevremdekiler “vazgeç, aman kocan neyse sen de öyle ol” dediler; ama vazgeçmedim. 1977’den sonra Arnavutçuluk yapmaya başladı. 78’de evde dil değişti. Hâlâ çocuklarım bana mami der. Sadece Türkçe değil Sırpça konuşulmasına da kızıyordu. Çocuklar evde titriyordu, baba yokken seviniyorlardı. Bir gün nazar boncuğunu, romanları, Kuran mealini, takvimleri kaldırdı attı salona. Bir çarşafa topladık çıktık salondan; ama çocuklarımı kurtardım. İkisi de Türk milliyetçisi oldular. Çünkü baskıyı gördüler. Seni Türk gibi, düşman gibi görüyor. Arnavutun dini Arnavutçuluk gibi bir şey oldu. Üstelik babası da Türktü. Annesi Arnavuttu.”

Asimilasyona yönlendiren şoven tavırların tesiriyle birlikte bireylerin kariyer olanaklarına erişme endişesi birleştiğinde kimliğin muhafazası daha da zorlaşmaktadır. Bir katılımcı bu hususa “Ben oğlumu Türk olarak yetiştirdim; ama torunum Türk olarak kalır mı? o bir soru işareti. Çünkü kariyeri için azınlık olarak kendi devletinde kalmayı, bedel ödemeyi kabul edebilir mi?” sorusuyla açıklık getirmiştir. Yine eskiden kimliğini Türk olarak ifade ettiğini söyleyen bir katılımcı, “Hemen köyümü soruyorlar, kurcalamaya başlıyorlar. Ben de sorun çıkmasın diye Arnavut diyorum artık” cevabıyla da inkâr dilinin işleyişi bakımından önemli bir açıklama da bulunmuştur. Bir katılımcı ise özellikle evlilikler sonucunda asimile olma durumunun ebeveynlerin gücüne gittiğini ve millî kimliğinden vazgeçen bir erkeğe babasının “Oğlum ben Türküm, anan Türk seni karın mı doğurdu da onun milletine geçtin?” sorusunu sorduğunu aktarmıştır.

Türk Kimliğinin Yeniden İnşası

Kosova-Kuzey Makedonya Türkleri Türk kimliğinin etnik bir kimlik olarak sınıflandırılmasını doğru bulmamaktadır. Teorik olarak etnik kimliğin kültürel ve psikolojik bir boyutu olsa da çoğunluk itibariyle Kosova-Kuzey Makedonya Türkleri etnik kimliği saf bir kan bağıyla, ortak soy ve ortak atalarla ilişkili olarak anladıkları için Türk kimliğinin etnik bir kimlik olarak ifade edilmesine karşı çıkmaktadırlar.

Etnik kimlikler çoğunlukla milletleşme ve doğal olarak devletleşme süreçlerini tamamlayamadıkları için Türk kimliğinin etnik temelli izahı özellikle eğitim seviyesi yüksek katılımcılar tarafından şiddetle eleştirilmektedir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti zaten Türk milletinin ve kendisini Türk hisseden herkesin anavatanıdır. Eğitim düzeyi düşük olanlar açısından bakıldığında ise; onların anlam dünyalarında da basit bir biçimde Türk milleti diye bir kavram vardır ve Türklerin anavatanı Türkiye’dir.

Sıklıkla Türk kimliğinin kültürde, terbiyede, hissiyatta, tarihte, dilde, dinde ve düşüncede yaşanan bir millet kimliği olduğu ifade edilmektedir. Zira Müslüman unsurların karışık evlilikleri, Türklerin dönemsel baskılar ve hatta bilinçli stratejilerle nüfus sayımlarında kendilerini Arnavut olarak yazdırmış olmaları tarihsel ve sosyolojik bir vakıadır. Tarihsel süreçler içerisinde Müslüman unsurlar arasında gerçekleşen karışık evliliklerin sonucunu “Bu kültürel bir kimlik, etnik olarak bakarsak belki Türk çıkmam” söyleminde, benimsenen bazı dönemsel stratejileri ise “Benim kalbim Türk; ama Sırplara karşı Arnavut yazılıyorum” ifadesinde özetlemek mümkündür. Kısacası, Türk kimliğini saf kan bir şecereye ve kan bağına dayanan bir kimlik olarak anlaşılmaması gerektiğinin ısrarla altı çizilmektedir.

Kosova’da kimliğini Türk olarak tanımlayan; fakat araştırmacının şecere bakımından Arnavut olduğunu öğrendiği bir katılımcıya (Erkek, Prizren, 58) “Ne var yani vazgeçsen bu Türklükten, Türkçe’den zaten deden Arnavutmuş?” diye sorduğunda aldığı cevap bu hususta oldukça önemlidir. Katılımcı şu cevabı vermiştir:

“Estağfurullah sen benden tarihimden vazgeçmemi mi istiyorsun, kültürümü değiştirmemi mi istiyorsun? Bu bana Allah’ın bir nimeti. Dedem Türkçe bilmezdi evet Arnavutça konuşurdu; ama annem babam Türkçe konuşurdu. Dilimiz, kültürümüz Türk kültürü, Türküz.”

Ayrıca azınlık psikolojisinin doğurduğu tepkiyle birlikte “Burada Türk mü kalmış ki?” şeklinde zaman zaman dillendirilen söylemler karşısında teorik ifadesiyle bazen etnik ve primordialist imaları içeren söylemlere de rastlamak mümkündür. Çok nadir de olsa “Kan su değildir” şeklinde ifadesini bulan bu söylem Türk millet kimliğinin salt bir kültürel inşa olarak görülmemesi gerektiği imasıyla dile getirilmektedir. Bu tür söylemlerin dozu ülke değişkeni açısından ele alındığında Kuzey Makedonya’ya oranla Kosova’da daha yüksektir.

Türk Kimliğinin Tarihi ve Kültürel Temelleri

Türk kimliği sadece Türkiye ile aynı tarihlerde kutlanan dinî-millî bayramlarda değil; okunan Mevlitlerde, Tasavvufta, Hıdırellez ve Nevruz’da, Şamanizm’den türeyen bazı inanç ve ritüellerde, rüyanın anadilde görülmesinde, İstiklal Marşı’nda ve mehterde, Türk bayrağına ve anavatan Türkiye’ye duyulan sevgide, atalara ve görkemli bir tarihe gösterilen saygıda Türkistan’dan Balkanlara uzanan pek çok gelenek içerisinde çok geniş bir coğrafyada teşekkül etmiş tarihsel ve sosyolojik bir kimlik olarak algılanmaktadır. Bu algılama ento-sembolist yaklaşımın hem milletleri etnik çekirdeklerin mirasçısı olarak gören hem de milletleri tarihsel anlamda yerleşik bir olgu olarak kabul eden bakış açısıyla da yakınlık göstermektedir. Fakat bu algılama ziyadesiyle psikolojik ve kültürel bir temelde gerçekleşmektedir.

Araştırmada 86 yaşındaki bir katılımcı “Baba tarafından Yörük Türkü, anne tarafından Gagavuz/Gökoğuz, Çıtak asıllı bir Türk olarak” kimliğini ifade ederken Türk kimliğinin oluşumundaki sentezi ve kültürleşme unsurlarına şu sözlerle dikkat çekmiştir:

“Tanrı Dağları’ndan Balkanlara uzanan bir kültür sentezi. İçinde şamanlıktan kalan adetler bile var. Mesela biz de Hıdırellez olarak adlandırılan inanç Şamanlıktan, İslam da var bunda. Buraya taşınırken bir sentez oluşmuş. Tanrı Dağlarından Anadolu’ya Şaman inançları, Horasan, Semerkant’tan Yesevi’den İslam geçer. Balkanlardaki geleneksel halk adetlerinin komşu olmuş kavimlerin de bunda karşılıklı etkisi olmuş.  Kültürleşme olmuş.”

Milletleri salt verili ve değişmeyen bir olgu olarak ele almak realizmden ne kadar uzaksa bütün milletlerin oluşum süreçlerini bütünüyle modern devletlerin doğuş süreçleriyle ilişkilendirmek de gerçeklikten uzaklaşmak anlamına gelecektir. Her ne kadar milliyetçilik ideolojik ve siyasi bir hareket olarak yakın tarihin ürünü olsa da üzerine dayandığı tarih çok daha eskilere gitmektedir. Çünkü milletlerle modern öncesi etnisite arasında modernist teorisyenlerin iddia ettiğinden çok daha güçlü bir bağ vardır.

Ayrıca Balkanlarda teşekkül etmiş olan Türk kimliği şecere arama saplantısından beri olduğu için tarihsel olarak dışlayıcı değil kucaklayıcı bir mahiyette gelişmiştir. Bu bakımdan Türk kimliğinin Balkanlardaki tarihsel ve sosyolojik seyri Renan ve Gökalp’in millet tanımında ifadesini bulan “sadece mutlulukta değil acıda ve kederde de mukadderat ve mefkûre birliği” şeklinde özetlenebilecek bir millet anlayışıyla da uyumluluk göstermektedir. Bu yüzden Türkçe bilmemelerine rağmen Balkanlarda bazı Müslüman unsurların kimliklerini Türk olarak ifade etme geleneği din-kimlik bütünleşmesi şeklinde anlaşılabilir. Ancak bu “Türkçe düşünen Türk’tür” ifadesinde yerini bulan bir millet anlayışı olarak da izah edilebilir.

Katılımcıların da belirttiği gibi Türkler Balkanlara gelirken sadece askeriyle değil; hamamı, sofra adabı, düğünü, namaz kılışı, oturuşu-kalkışı ve terbiyesi gibi özelliklerini de beraberinde getirmiştir. Sonuçta Türklerin İslam’ı idrak ediş tarzında Türklük de görünür hale gelmiştir. İşte bu yüzden Türk kültürü ile kültürlenmiş ve Müslüman olmuş Boşnak ve Arnavut unsurlar Sırplar tarafından “senin Türklüğünü kazıyacağım” söylemiyle katledilmiştir.

Değerlendirme

Son tahlilde sadece Kuzey Makedonya ve Kosova’da yaşayan ve kendilerini Türk olarak tanımlayan nüfusun değil bütün millî, dinî ve etnik unsurların; hatta Arnavutluk, Bosna Hersek ve Sırbistan gibi ülkelerin de belli bir toplumsal refaha ve toplumsal bütünleşmeye ulaşma imkânı AB kurumlarıyla gerçekleştirilecek entegrasyona bağlı gözükmektedir.

Balkanlaşmalardan günümüze değin süregelen kimlik, kültür ve coğrafi anlaşmazlıklar temelindeki birtakım sorunlar hâlâ çözülmüş değildir. Zira sorunlar bir bakıma paketlenmiş ve dondurulmuştur. Çözüm sunmak veya sorunları görmezden gelmek ise AB ve AB kurumları için bir tercih meselesi olmakla birlikte AB’nin sınırları içerisinde yeni bir dinî-etnik çatışma görmek isteyip istemeyeceğine bağlıdır. Kendi içerisinde de giderek artan bir sorun olmaya başlayan milliyetçi, aşırı-sağ eğilimlerin Balkanlarda da yükselmesi düşündürücüdür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bilgi jeopolitiğine göre Balkanlar veya Rumeli olarak adlandırılan coğrafya Batı literatüründe Doğu Avrupa olarak da tabir edilmektedir. Bu yüzden bölgedeki sorunların çözümünde AB’nin bölgedeki genişleme idealini bir söylemden ziyade eyleme dönüştürmesi, somut adımlar atması oldukça elzemdir. AB’nin öncelikli olarak özellikle Avrupa Birliği’ne kuşkuyla bakan Avro-kuşkucu (Eurosceptic) veya aşırı sağ gibi sıfatlarla anılan partilerin söylemlerinde gözlemlenen Balkanlara özgü oryantalizminden kurtulması oldukça önemlidir.

“Balkanlaşma Süreci ve Türkler” şu temenni ile bitirilebilir; Balkanlarda ABD, AB, Rusya ve Çin gibi büyük güçler ekonomik ve kültürel alanlarda var oluş mücadelesi vermektedir. Bu mücadelede kuvvetli organik bağları ve yumuşak güç potansiyeliyle Türkiye Cumhuriyeti’nin de kendine özgü stratejileri vardır ve olmalıdır. Bilgi güçtür. Bu alanda yapılmış ve yapılacak çalışmalar sorunları tam anlamıyla çözemese de yeni araştırmalar için ve gerekli stratejilerin belirlenmesi hususunda yeni ufuklar açacaktır. Bu tür çalışmalardan elde edilecek bilgiler geçmişe takılıp yalnızca bir nostalji ile teselli olmaktan ibaret olmamalıdır; aksine geleceğe dönük bir atılım da sağlamalıdır. Kimliği ve kültürü konuşmak ise tanıdığını ötekileştirerek çatışma üretmek yerine Yunus Emrece ifadesiyle “tanış olmaya” vesile olmalıdır.

Kaynak

1– Ümit Öztürk, Balkanlar’da Türk Kimliğinin Bakiyesi Kuzey Makedonya ve Kosova Kuzey Makedonya ve Kosova, Astana, 2021.


Bir cevap yazın